boş yapıyorum.
izninizle bilinç akışımı devreye sokuyorum.




Merhaba,
Biraz oradan oraya atlayarak yazmaya ihtiyacım var sanırım. Çarşamba günü öyle hızlı geçti ki biraz durup kendimi dinlemek istedim; bunu da yazarak yapmak gibisi yok. İster iç sağaltımı diyelim, ister öz bakım saati; çok uzatmadan daldan dala konmaya başlayayım.
Öncelikle düzenli koşmaya başlayarak koşuya da sevdalanmamın üzerinden üç hafta kadar geçmişken, şiddetlenen sol diz ağrım için gittiğim doktorun muayeneden sonra MR istemesiyle bugün nurtopu gibi bir ‘kemik iliği ödemi’ sahibi olduğumu öğrendim ve ismini Ödemsu koydum. Dizimi ödemler sarmış sarmalamış a dostlar; ben de diyorum bu ne berbat bir ağrı, adım attırmıyor, diz büktürmüyor, düşman başına. Biricik doktorum devlet hastanesinden özele geçtiği, ben de senelerdir ‘o nereye ben oraya’ şekilde ondan başkasına güvenmediğim için bugün MR’da Tamino dinleyerek geçirdim o bitmek bilmez dakikaları. Ay heyt özel hastaneler, o ayrı.
Ama derdime derman bulmak için devletten randevu almaya çalıştığımda 21 gün sonraya alabilmiştim; düşünsenize 21 gün sonra gitsem herhalde “Doğruca ameliyat,” derlerdi. Şimdi Ödemsu’yu ilaçlarla, spreyler ve soğuk kompreslerle, tüm gün takacağım ve onu sıkıca saracak bir dizlikle, istirahat ile birkaç haftada uğurlayacağız. Yazmama gerek var mı bilmiyorum ama koşu yok. :) Neden bilmiyorum ama kederlenmedim buna; iyileşince uzun güzel koşulara çıkacağım nasıl olsa. Yüzerim dedim, yine hareket ederim sadece darbeli sporlar yok. Üzülürüm sanmıştım ama daha çok çektiğim çilenin adı kondu ve tedavisi verildi diye rahatlamış hissediyorum.
Yine de içimden bir, “Ulan maşallah dediğim 3 gün yaşıyor, yeni gözdem koşuyla da 3 hafta hasbıhal edebildim. Geç buldum çabuk kaybettim,” tadında arabesk cümleler geçirdim. O kadar. :’)
Bugün hiç çeviri yapamadım, saat de 19:00 oldu artık çok zorlamam diye düşünüyorum. Sabah Ben Burada Okuyorum’un 1 saat offline okuma etkinliği vardı, Hey Joe’da misler gibi okuduk. Üstüne kanvas çantaların fotoğraflarını çektik ki ben artık satışa koyabileyim onları. O esnada kafede çantaları gören biri ilk siftahı yaptı ve hemen bir tanesini kaptı. Online satışa koyar koymaz oradan da siftah no.2 geldi. Güle güle kullansınlar. :) Başka renklerini de sipariş edeceğim; ben 2 haftadır kullanıyorum kalitesinden çok memnun kaldım. B.B.O.’çoğumun ilk merchleri; sırada şapka ve tişörtler var!
Benim okuma serüvenim de dolu dizgin devam ediyor: kitap kulübümüzün ikinci kitabı, James Salter’ın Jaguar Yayınları’ndan Suat Kemal Angı çevirisiyle çıkan romanı Işık Yılları’nı deyim yerindeyse soluksuz okuyorum. Bir 100 sayfam filan kaldı; hemen bitmesin diye de araya Veronica Raimo’nun Medusa Yayınlarından The Legendary Eren Cendey çevirisiyle çıkan Beni Yazma’sını aldım, okudum. Bitti bitecek o da. Beni, hiç ummuyordum ama, zorladı biraz konusu itibariyle. Kitapta anlatılan bir olay beni çok sarstı ve onu okuduktan sonra elimin daha çekine çekine gittiğini fark ettim kitaba. Böyle bir solukta kalanını okuyup bitireceğim.
Yesteryear’ı okumak istiyorum, yurtdışından gelen bir eşe dosta sipariş edeceğim sanırım. Aslında TBR listemde çok kitap var ama onu bir merak ettim. Booker kısa listesindeki kitapları da keza.
Bu ara pek bir şey izlemiyorum düzenli. Euphoria 3. sezon beni çok sıktı, Rooster ilk sezon bitti. The Testaments devam, ama onda da bir şeyler eksik gibi. Böyle dizi konusunda ‘öf pöf’leme sezonuma girdim ben de; çıkmam için dizi öneren olursa tavsiye alırım. :) Korku, gerilim gibi şeyler olmasın kafi. Güzel film gelirse sinemaya gitmeyi düşünüyorum bu hafta. En son Seda ile Devil Wears Prada 2’ye gitmiştik.
Çeviriye devam ediyorum, sanırım bundan bir önceki çevirim artık basıldı basılacak. Umarım. :) Geçen sene çevirdiklerimden hâlâ bir ses yok; sanırım son bir mail atarak akıbetini soracak ve çıkışacağım. Aylardır oyalanıyorum ve sormak en doğal hakkım.




Çevirmenliği bırakacağımı haber verdiğim yazının ardından Fayn Studio’da bir yazı yayımlandı: ‘Çevirmenin adı yok, cebi de boş’ başlıklı. Bugün ÇEVBİR de instagram üzerinden bir post yayımlamış. Bunlar bir şeye yarayacak mı, o pişkin patronlar bunları görecek, görseler de bir şeyi değiştirecek mi, sanmıyorum ama tabii ki gerçekleri birilerinin dillendirip birilerinin de bunlardan haberdar olması her zaman ‘hiç yoktan iyi.’
Keyfim yerinde; herkes gibi ve herkes kadar modumun düştüğü anlar oluyor ama onlara tutunmuyorum, bu önemli. Hâlâ bir akışta gidiyorum ve bu gidişatı da seviyorum açıkçası. Sanırım bunun ana sebebi her gün, sebatla üretiyor, çalışıyor ve hareket ediyor oluşum. Acı birikmiyor. :) Bir de öğleden sonraları Passiflora & L-teanin filan alıyorum, hehehe. Tavsiye değil, reklam değil, ay buraya da bunları yazmam gerekir mi acaba? Ne olur ne olmaz!
Bodrum’a ne bahar gelebildi, ne yaz. Bugün baktım story’lerden, İstanbul da neredeyse karakış gibi. Bizde serin bir esinti, bol bulut, arada yağmur var. Geçen sene de böyle miydi? Bahar nefesini tutmuş, kendini bir kapıp koyvermiyor gibi. Oysa ben güneş enerjisiyle çalışan bir insanım; o yüzünü gösterdiği an direkt mutluyum.
Şimdi biraz Fiona ve Ezop ile oynayacak, ilaçlarımı alıp bol bol dinleneceğim gecenin koynuna bırakacağım kendimi kitaplarım defterlerim eşliğinde. Boş yaptığım bu yazıyı baştan sona okuduysanız en içten teşekkürlerimi de göndereceğim size. :)
Sevgilerimle,
Dilcun





Diziler konusunda maalesef bazen o döngüye giriliyor. Son günlerde eşimde de bir ortopedi vakası olduğundan, biz de epey film izlemiş olduk. Hatta yakın zamanda ben de o izlediğimiz ve hepsini çok beğendiğimiz filmleri bir araya getirip derlemiştim. Geçmiş olsun dileklerimle, listeyi buraya bırakıyorum: https://emelkariss.substack.com/p/nisan-filmleri?r=3xvdlg&utm_campaign=post-expanded-share&utm_medium=post%20viewer